Pasifik’te Yalnız Bırakılmayan Hilal: Filipinler Ve Moro Müslümanları

Coğrafi mesafeler, kalpler arasındaki yakınlığa hiçbir zaman engel teşkil etmemiştir. Bugün haritayı önümüze açıp baktığımızda, İstanbul’dan binlerce kilometre uzakta, muson yağmurlarının serinlettiği Pasifik sularında, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve İslam hilafetinin silinmez izleriyle karşılaşırız.

Bu izler sadece sararmış arşiv belgelerinde veya müze köşelerinde unutulmuş hatıralarda değil; Filipinler’in güneyindeki Mindanao adalarında, Sulu takımadalarının beyaz kumsallarında, hâlâ minarelerden yükselen ezan seslerinde ve Müslüman nesillerin hafızasında dipdiri yaşamaktadır.

Güneydoğu Asya, yüzyıllar boyunca Batılı sömürgeci güçlerin iştahını kabartan baharat yollarının, stratejik limanların ve verimli toprakların merkezi olmuştur. İspanyolların ve ardından Amerikalıların bölgeyi sömürgeleştirme hamlelerine karşı, yerli Müslüman halklar inançlarını ve bağımsızlıklarını korumak için destansı bir direniş başlatmışlardır. Bu direnişin en büyük manevi ve diplomatik destekçisi ise kuşkusuz, payitahtı İstanbul’da bulunan Osmanlı Hilafeti olmuştur.

İfa Derneği olarak, yeryüzündeki tüm mazlum coğrafyalara ve kardeş topluluklara karşı bu köklü tarih ve vefa bilinciyle yaklaşıyoruz. Bizler için tarih, sadece geçmişte yaşanmış olaylar silsilesi değil; bugün dahi kalplerimizi birbirine bağlayan sarsılmaz bir ahitleşmedir. Gelin, tarihin tozlu yaprakları arasında saklı kalmış bu muazzam dostluk hikayesini ve saray yazışmalarını hep birlikte detaylarıyla aralayalım

PASİFİK’TE DİRENEN BİR HİLAFET SANCAĞI: FİLİPİNLER VE MORO MÜSLÜMANLARI

Filipinler denildiğinde zihnimizde genellikle binlerce adadan oluşan egzotik bir Asya ülkesi canlanır. Ancak bu adalar topluluğunun güneyi, yani Mindanao ve Sulu takımadaları, yüzyıllar boyunca bağımsız İslam sultanlıklarına ev sahipliği yapmış şanlı bir direniş coğrafyasıdır.

Bölgenin yerli Müslüman halkı olan Morolar, isimlerini kendilerini istila etmeye gelen İspanyolların verdikleri “Moro” sıfatından alırlar. Endülüs’ü (Murabıtlar ve Muvahhidler dönemini) hatırlayan İspanyol sömürgeciler, Akdeniz’in öbür ucunda, Pasifik’te karşılarında aynı inançla direnen bu yiğit insanları görünce onlara İspanyolca “Mağribi / Endülüs Müslümanı” anlamına gelen “Moro” adını vermişlerdir. İspanyollar için bu isim bir küçümseme ve düşmanlık ifadesiyken, yerli halkın sarsılmaz imanı sayesinde bu ad zamanla bir ezilmişliğin değil, Pasifik’te dalgalanan onurlu bir direnişin markası haline gelmiştir.

16.yüzyıldan itibaren İspanyol kalyonlarının ağır toplarına ve sömürgeci misyonerlik faaliyetlerine maruz kalan Sulu ve Maguindanao Sultanlıkları, yönlerini her zaman İslam dünyasının hamisi ve hilafet merkezi olan İstanbul’a dönmüşlerdir. Moro Müslümanları için İstanbul, sadece askeri bir süper güç değil; yeryüzündeki tüm mazlum Müslümanların sığınağı, adaletin yeryüzündeki tecelligahı olan kutsal bir merkezdi.

Asitane’den Medet Uman Sultanlar ve Yazılan Tarihi Mektuplar

Osmanlı arşivlerinin loş ve vakur koridorlarında, parşömen kağıtlar üzerine el yazısıyla nakşedilmiş, üzeri mühürlü öyle vesikalar vardır ki; her bir satırında coğrafi sınırları anlamsız kılan bir imanın ve hasretin kokusu duyulur. Bu belgelerin en müstesna olanları, şüphesiz Sulu ve Maguindanao sultanlarının Payitaht-ı Cihan’a, yani İstanbul’a gönderdikleri resmi mektuplardır.

Moro sultanları, kendi imkanlarının tükendiği, İspanyol donanmasının adalara ölüm ve zulüm saçtığı o karanlık demlerde, yönlerini her namazda döndükleri Kabe-i Muazzama’nın hadimi olan Osmanlı Padişahı’na çevirmişlerdir. Yazılan mektuplarda, İstanbul’daki Halife’ye sadece siyasi bir müttefik olarak değil, yeryüzündeki tüm mazlumların sığınağı, İslam’ın sarsılmaz kalesi ve ümmetin babası olarak hitap edilmiştir.

Sulu Sultanı Muhammed Fadl’ın, Osmanlı’nın kapısına vurduğu o tarihi mektuplardan birinde şu sarsıcı satırlar yer almaktadır:

“Bizler ki Pasifik’in hırçın dalgaları arasında, vahşi sömürgecilerin pençesinde inleyen adalar halkıyız. Her şafak vakti, hürriyetimizi ve imanımızı çalmak isteyen İspanyol kalyonlarının gölgesinde uyanıyoruz. Mescitlerimizi çiğneyen, Kur’an-ı Kerimlerimizi yırtan bu güruha karşı elimizdeki kısıtlı imkanlarla, göğsümüzdeki imanla direniyoruz. Lakin barutumuz tükenmekte, gücümüz zayıflamaktadır. Ey Halife-i rûy-i zemin! Eğer bizlere bir yardım eli, bir barut kokusu ya da bir dua göndermezseniz, korkarız ki bu uzak adalarda Kelime-i Tevhid’i haykıracak tek bir nefes dahi kalmayacaktır. Bizleri bu sömürgeci zalimlerin elinde yetim ve sahipsiz bırakmayın…”

Osmanlı Devleti, kendi sınırlarında Rusya ve batılı devletlerle boğuştuğu, donanmasının en zorlu imtihanlardan geçtiği dönemlerde dahi bu feryada tamamen sessiz kalmamıştır. Padişahın iradesiyle bölgeye gizli kanallardan fıkhi eserler, tefsir kitapları, dini rehberler ve manevi destek heyetleri gönderilmiştir.

Bu manevi bağın en canlı nişanesi olarak, Sulu takımadalarında asırlar boyunca cuma hutbeleri Osmanlı Padişahı adına okunmuştur. Sıradan bir törenin çok ötesinde olan bu hutbeler, Moro mücahitlerine en zor anlarında dahi yalnız olmadıklarını, arkalarında devasa bir cihan devletinin ve ümmet bilincinin sarsılmaz gölgesinin bulunduğunu fısıldamıştır.

Osmanlı’nın Kayıp Topları ve Askeri Yardımlar

Halk arasında nesilden nesle aktarılan, Moro direnişinin destansı anlatılarında başköşeyi tutan en somut ve şerefli sembollerden biri “Osmanlı Topları”dır. Batılı tarihçiler coğrafi mesafeleri bahane ederek Osmanlı’nın buralara askeri destek vermediğini iddia etseler de, Moro’nun dağlarında, kalelerinde ve sahillerinde saklı duran tarihi kalıntılar bu iddiaları çürütmektedir.

16.yüzyılın ortalarında, Sultan II. Selim Han döneminde Portekiz işgaline karşı Sumatra’daki Açe Sultanlığı’na gönderilen büyük Osmanlı yardım filosu (top döküm ustaları, askeri mühendisler ve mühimmat), aslında tüm Güneydoğu Asya’nın kaderini değiştirmişti. Açe’de kurulan bu askeri üs ve top dökümhaneleri, kısa sürede komşu Müslüman coğrafyaların da sığınağı haline geldi. Açe üzerinden gizli deniz yollarıyla Mindanao ve Sulu takımadalarına geçen Osmanlı askeri uzmanları, yerel halka modern savunma tekniklerini, kale tahkimatlarını ve ateşli silah dökümünü öğretmişlerdir.

Bugün Mindanao’daki bazı kabile liderlerinin ve eski sultanlık varislerinin özel koruma altında tuttuğu depolarda, üzerinde ay-yıldız motifleri, Osmanlı tuğrası veya Arapça ibareler kazınmış olan bronz toplar (yerel adıyla Lantaka) mevcuttur. Bu toplar, İspanyolların ahşap zırhlı gemilerine karşı sahil şeridinde aşılmaz bir savunma hattı kurmuştur.

Moro Müslümanları için bu toplar sadece birer savunma aracı değil; İstanbul ile

aralarında kurulan kan, can ve iman kardeşliğinin en somut, en ağır ve en asil kanıtıdır. İspanyol istilacılar, bu yerel döküm topların gürlemesi karşısında her defasında geri çekilmek zorunda kalmış ve adaları tamamen hristiyanlaştırma hedeflerine hiçbir zaman ulaşamamışlardır.

II. Abdülhamid Han’ın Siyasi Dehası ve Bates Antlaşması

19. yüzyılın son demleri, Moro tarihinin en karanlık, en kanlı ve en belirsiz virajlarından birine sahne oluyordu. 1898 yılında patlak veren Amerikan-İspanyol Savaşı neticesinde yenilen İspanyollar, Paris Antlaşması ile Filipinler üzerindeki tüm haklarını –ve aslında hiçbir zaman tam manasıyla hükmedemedikleri güneydeki Müslüman topraklarını– 20 milyon dolar gibi sembolik bir bedelle Amerika Birleşik Devletleri’ne devretti.

Modern silahları, zırhlı gemileri ve dönemin en ölümcül teknolojileriyle Mindanao ve Sulu takımadalarına çıkarma yapan Amerikan ordusu, karşılarında kolay teslim olacak bir halk bulacağını sanıyordu. Ancak karşılaştıkları manzara tam bir şok dalgası yarattı. Moro mücahitleri, ormanların derinliklerinde, bataklıklarda ve dik yamaçlarda Amerikan askerlerine karşı amansız bir gerilla savaşı başlattı. İnançlarından ve hürriyetlerinden taviz vermeyen bu yiğit insanlar, ellerindeki geleneksel kris kılıçlarıyla modern Amerikan siperlerine ani baskınlar düzenliyor, Amerikan ordusuna çok ağır kayıplar verdiriyorlardı. Savaşın uzaması ve zayiatın artması, Washington’da ciddi bir prestij kaybı ve askeri kriz yaratmaya başlamıştı.

Amerikan ordusunun hınçla ve daha büyük bir askeri yığınakla Moro halkını haritadan silmek, topyekun bir soykırıma girişmek üzere olduğu o kritik eşikte; İstanbul’da, Yıldız Sarayı’nda dünyayı bir satranç tahtası gibi izleyen bir deha devreye girdi: Sultan II. Abdülhamid Han.

Sultan II. Abdülhamid, dünya üzerindeki tüm Müslümanların dertleriyle dertlenen Panislamizm (İslam Birliği) siyaseti doğrultusunda, Pasifik’teki bu tehlikeli gidişatı çok yakından takip ediyordu. Moro Müslümanlarının bu eşitsiz savaşta tamamen yok edilmesini engellemek adına, tarihe geçecek büyüklükte bir diplomatik manevra başlattı. Sultan, Amerika’nın İstanbul Elçisi Oscar Straus’u sarayda, huzuruna kabul etti. Yapılan gizli ve stratejik görüşmede Abdülhamid Han, Amerikan elçisine çok net bir mesaj verdi: Amerika’nın Filipinler’deki Müslümanlarla topyekun bir savaşa girmesi, tüm İslam dünyasında büyük bir infiale yol açabilirdi ve bu durum her iki taraf için de felaketle sonuçlanırdı. Kendisinin Halife sıfatıyla Moro Müslümanlarına bir nasihat mektubu yazabileceğini, ancak bunun tek bir şartı olduğunu belirtti: Amerika, Moro Müslümanlarının dini özgürlüklerine, canlarına, mallarına, topraklarına ve geleneksel hukuklarına kesinlikle dokunmayacaktı.

Bu teklif, Pasifik’teki bataklıktan nasıl çıkacağını kara kara düşünen Washington yönetimi ve Başkan William McKinley için adeta gökten inen bir kurtuluş reçetesi oldu. Teklif derhal kabul edildi. Sultan II. Abdülhamid, Sulu Sultanı II. Cemalül Kiram’a hitaben, hilafetin o sarsılmaz şefkatini ve devlet aklını barındıran tarihi bir mektup kaleme alarak özel elçilerle yola çıkardı. Padişah mektubunda şöyle sesleniyordu:

“Ey din kardeşlerimiz ve deryanın ötesindeki sadık tebaamız. Karşınızdaki bu yeni güç, eski İspanyollar gibi dininizi ve mabedlerinizi yok etmek gayesi gütmemektedir. Güçler dengesinin böylesine adaletsiz olduğu bir vasatta, onlarla topyekun bir intihar savaşına girmek, neslinizin ve İslam’ın o topraklardaki varlığının tamamen silinmesine sebep olacaktır. Din-i mübin-i İslam’ı korumak, evvela o dini yaşatacak canları muhafaza etmekle mümkündür. Sizlere tavsiyemiz ve emrimiz odur ki; dini özgürlüklerinizi, mescitlerinizi, mukaddesatınızı ve kendi iç hukukunuzu garanti altına alan şartlarla bu güçle muvakkate dayalı bir anlaşma yapmanız ve kan dökülmesini engellemenizdir.”

Koruyucu Bir Kalkan: Bates Antlaşması (1833)

Halife’nin mektubunu büyük bir hürmetle, öpüp başına koyarak teslim alan Sulu Sultanı II. Cemalül Kiram, Padişah’ın bu ferasetli tavsiyesine uyarak Amerikan Generali John C. Bates ile masaya oturdu. 20 Ağustos 1899 tarihinde imzalanan tarihi Bates Antlaşması ile Moro halkı adeta hukuki bir zırha büründü:

  • İbadet ve İnanç Güvencesi: Moro Müslümanlarının dini yaşantılarına, ibadetlerine, cami ve medreselerine hiçbir Amerikan askerinin müdahale edemeyeceği, buraların dokunulmaz olduğu karara bağlandı.
  • İç İşlerinde İstiklal: Sulu Sultanlığı’nın kendi iç işlerinde, şer’i hukuk sisteminde ve idari yapısında özerk kalması kabul edildi.
  • Can ve Mal Emniyeti: Amerikan ordusunun adalarda planladığı büyük imha operasyonları tamamen durduruldu; binlerce Moro gencinin, kadınının ve çocuğunun canı kurtarılarak neslin devamı sağlandı.

Bu antlaşma, Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri olarak zayıfladığı bir dönemde bile, hilafetin manevi ve diplomatik gücünün sınır sınır, okyanus okyanus nasıl aşıp mazlumlara kalkan olabildiğinin en şanlı vesikasıdır. Bugün Moro Müslümanları kendi topraklarında kimliklerini koruyarak var olabiliyorlarsa, bu asil varoluşta Sultan II. Abdülhamid Han’ın vizyoner imzasının payı büyüktür.

Tarihsel süreci modern döneme bağlayan, Moro halkının bağımsızlık ve özerklik mücadelesinin en yakın sarsıcı sayfalarını ve nihayetinde elde ettikleri zaferi ele edebi ve vakur dille işlemeye devam edelim:

Sömürge Sonrası Dönem ve Modern Direniş: Bangsamoro’nun Doğuşu

Bates Antlaşması ile Amerikan katliamlarından korunan ve İslami kimliğini muhafaza eden Moro Müslümanları için 20. yüzyılın ortaları, yepyeni ve çok daha sinsi imtihanların başlangıcı oldu. II. Dünya Savaşı’nın ardından, 1946 yılında Amerika Birleşik Devletleri bölgeden çekilirken tüm adaları Manila merkezli kurulan Hristiyan Filipinler Cumhuriyeti’ne devretti.

Kendi rızaları dışında bu yeni devlete bağlanan Moro Müslümanları için “Siyah İspanyollar” olarak adlandırdıkları Manila hükümetlerinin asimilasyon, ayrımcılık ve mülksüzleştirme politikaları başladı. Hükümet eliyle kuzeydeki Hristiyan nüfus sistemli bir şekilde güneye, Mindanao ve Sulu adalarına göç ettirildi. Yüzyıllardır Müslümanlara ait olan verimli araziler ellerinden alındı, demografik yapı değiştirilmeye çalışıldı ve Moro halkı kendi öz vatanında azınlık durumuna düşürülmek istendi.

1968 yılında yaşanan ve tarihe “Jabidah Katliamı” olarak geçen olayda, Manila hükümetinin gizli bir operasyon için eğittiği ve ardından infaz ettiği onlarca Moro askeri gencin dramı, bardağı taşıran son damla oldu. Artık sözün bittiği, silahın ve meşru müdafaanın kaçınılmaz hale geldiği dönem başlamıştı.

İnançla Örülmüş Bir Direniş: MNLF ve MILF

Moro halkı, asırlık sömürge karşıtı genlerini yeniden harekete geçirerek topyekun bir direniş başlattı. Önce Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLF), ardından da mücadelenin İslami ve manevi omurgasını daha da sağlamlaştırmak amacıyla Selamet Haşim liderliğinde kurulan Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MILF) sahneye çıktı.

Mindanao dağlarında, geçit vermez bataklıklarda ve tropikal ormanlarda yarım asra yakın süren bu modern cihad, dünya tarihinin en kararlı hak arayışlarından biri oldu. Manila hükümetinin modern savaş uçaklarına, tanklarına ve acımasız askeri operasyonlarına karşı Moro mücahitleri; cephelerinde sadece vatanlarını değil, dedelerinden miras kalan o şanlı İslam sancağını ve hilafet ruhunu savundular. Bu çetin mücadele boyunca yaklaşık 150 bin insan şehadet şerbeti içti, milyonlarca Moro Müslümanı evlerini, topraklarını terk ederek mülteci konumuna düştü. Ancak ne açlık ne yoksulluk ne de acımasız askeri baskılar, onların başını sömürgecilere karşı eğmeye yetmedi.

Zafere Giden Yol ve Bangsamoro Özerk Hükümeti

Yıllarca süren çetin savaşların ardından, askeri yöntemlerle Moroları dize

getiremeyeceğini anlayan Filipinler devleti, uluslararası arabulucuların da katılımıyla barış masasına oturmak zorunda kaldı. Türkiye’nin de içinde bulunduğu uluslararası gözlemci heyetlerinin nezaretinde yürütülen uzun ve meşakkatli müzakereler, nihayet meyvesini verdi.

2014 yılında imzalanan Kapsamlı Barış Antlaşması ve ardından yürürlüğe giren kanunla, Moro Müslümanlarının asırlık rüyası kısmen de olsa gerçeğe dönüştü: Bangsamoro Özerk Bölgesi (BARMM) kuruldu.

Bugün Moro Müslümanları kendi seçtikleri parlamentoya, kendi başbakanlarına, iç işlerinde bağımsız idari yapılara ve şer’i mahkemelerini özgürce işletebilecekleri yasal bir zemine sahipler. Ancak asırlar süren savaşların geride bıraktığı yıkım, yetim kalmış nesiller, harap olmuş okullar ve altyapı yetersizliği; bölgede sıcak savaşı bitirirken, bu kez “ihya ve inşa” mücadelesinin başlatılmasını zorunlu kılmıştır.

NİHAİ SÖZ: KARDEŞLİčİN HUDUDU YOKTUR

Tarih bize açıkça göstermiştir ki; sınır hatları haritalar üzerinde cetvellerle çizilse de, imanın, vefanın ve sevginin sınırları yoktur. Bugün haritayı önümüze açıp Filipinler’in o yeşil adalarına ve Moro coğrafyasına baktığımızda, orada asırlar önce bu topraklara şefkat ve mukaddesat taşıyan ecdadımızın silinmez ruhunu görürüz.

İfa Derneği olarak, bu asil ve kopmaz bağları her platformda anlatmayı, nesillerimize aktarmayı ve bu tarihî mirası yüreklerde canlı tutmayı mukaddes bir vazife addediyoruz. Bizler zihinlerde ve kalplerde bu gönül köprülerini taze tuttukça, aradaki mesafeler kısalacak; ümmet bilinci yeniden uyanacak ve Uzak Doğu’da hilafetin bu asil emaneti hak ettiği vefayı her daim bulacaktır.

Gelin, bu tarihi ve mukaddes hafızayı diri tutma yolculuğunda zihinlerimizi ve gönüllerimizi birleştirelim; mesafeleri dualarla ve ortak bir kardeşlik bilinciyle aşalım.