0
0

Kardeşliğin Serhad Kalesi Pakistan

Pakistan kelimesi bizde, her şeyden önce kardeşliği ve uzanan samimî yardım elini ifade eder. Bunda, şüphesiz tarihî birlikteliğin ve ortak geçmişin rolü büyük. Asırlarca Müslüman Türklerin idaresinde kalmış bu topraklarda pek çok farklı unsur bir arada yaşamıştı. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından sonra bu birlik ve ahenk bozuldu. Ancak sonraki asrın ortalarında Müslümanlar, bin bir emek ve eziyetle bağımsız bir devlete kavuşabildi. Fakat sömürge zihniyeti, uzun yıllar yakalarını bırakmadı. Bütün bu hengâme içinde onların kaygısını çektikleri tek şeyse Osmanlı’nın selâmetiydi…

Osmanlı’ya can ü gönülden bağlılığın ve en zor zamanlarda Osmanlı’ya/Türkiye’ye yardımın en güzel örneklerinden birini, bugün Pakistan, Nepal, Bangladeş ve Hindistan’ın üzerinde yayıldığı coğrafyadaki Müslümanlar vermişti. Daha 50-60 yıl öncesine kadar Hindistan diye anılan bu toprakların tamamında dilleri, dinleri farklı milyonlarca insan, 19. asrın ortalarına kadar, Müslüman Türk devletlerinin idaresinde, birlikte yaşamışlardı. Onların, bu büyük başarının aynısını Rum diyarında gösteren Osmanlılarla irtibatları ise, İstanbul’un fethi gibi cihanşümul bir hadiseyle başlayacaktı.

1857 yılı, Türk-İslâm tarihinin ayrılmaz parçası Hindistan için bir dönüm noktası olmuştu. Zira bu tarihten sonra Hint toprakları tamamen İngiliz sömürgesi hâline gelmiş ve milyonlarca Müslüman, ilk defa gayrimüslim bir idare altına girmişti. Özellikle bu tarihten sonra daha belirgin bir hâle geldiği üzere, artık Hindistan Müslümanlarının tek hamisi, Osmanlı’ydı. Nitekim Osmanlı’nın sonuna kadar bu düşünce, bölge Müslümanlarında hep canlı kalacaktı.

Doğrudan İngiliz idaresindeki bir asır boyunca daima zulme ve ayrımcılığa maruz kalan Müslümanlar arasında ortaya çıkan müstakil bir devlet hâlinde ayrılma fikri, 1947’de gerçekleşti. Ancak bu yeni devlet de İngilizlerin “tefrika” siyasetinden nasibini fazlasıyla aldı… Bu kısa girişten sonra, Hindistan’da İslâm tarihinin geçmişine bir göz atalım.

Hint Topraklarının Altın Çağları

pakistan

Gazneli hükümdarı Sultan Mahmud hil’at giyerken

Hindistan topraklarının tevhid inancıyla tanışması Hz. Âdem aleyhisselâm ile başlar. İslâm’la müşerref olması ise Emeviler devrindedir. Emevi valisi Haccac b. Yusuf, Müslümanlara verdiği zararlar ve düşmanlığı sebebiyle Sind Racası Dâhir üzerine iki kumandanını göndermişti. Fakat onlar şehid olunca bu sefer 20 yaşındaki Muhammed b. Kasım es-Sekafî’nin kumandasında, daha güçlü bir ordu sevk etti. Bu ordunun kuşattığı Deybul’un surları, Hindistan’da ilk defa görülen ve beş yüz kişinin idare ettiği “Arûs” isimli mancınığa dayanamamış ve üç ay sonra şehir düşmüştü (H.93/M.712).

pakistan

Babür hükümdarlarından Bahadır Şah

Burada bir cami inşa ettirip Müslüman iskânını sağlayan Muhammed b. Kasım’ın fetihleri, bugün Pakistan’ın önemli şehirlerinden olan Multan’a kadar ulaşmıştı. Bu genç fatih sayesinde İndus Vadisi ezan-ı Muhammedî sesiyle doldu, sonrasında İslâmiyet, iki asır boyunca sessiz sadasız yerli halk arasında yaşamaya devam etti. Neden sonra, Gazneli hanedanının kurucusu Sebüktekin’le birlikte İslâm orduları Afganistan-Hindistan sınırında, bu defa kuzeybatı cihetinden bölgeye yeni bir fetih harekâtı başlattı. Sebüktekin’in izinden giden oğlu Mahmud ise Hindistan’da İslâm’ın tamamen yerleşmesini sağlayacaktı.

Bazı Avrupalı tarihçilerin yazdıklarının aksine, Gazneli Mahmud’un asıl gayesi, bu bölgede İslâmiyet’i yaymaktı. Nitekim o, fethettiği topraklardaki hükümdarlığını tasdik eden Abbasi halifesinin gönderdiği menşur ve hediyeleri kabul ettiğinde, “İslâm dinine yardım etmek, İslâm düşmanlarını söküp atmak maksadıyla her yıl Hindistan’a gitmeyi kendine farz kıldığını” söylemişti. Sultan Mahmud bu sözünü yerde bırakmayarak, Ehl-i Sünnet itikadı ve akidesini korumak ve güçlendirmek için Hindistan’a 17 sefer düzenledi. Gazneli Mahmud, ilkine 1000 yılında çıktığı bu seferlerinden birini, Multan’da batınî fikirlerini yaymaya çalışan Karmatî Ebulfütuh Davud’un üzerine yapmış ve şehri onun elinden kurtarmıştı. İslâm tarihindeki en büyük ordulardan birine şahit olan on altıncı seferi (1026) ise Sûmenât’aydı ve bu sefer Gazneli Mahmud’un adını, bütün İslâm dünyasına duyurmuştu.

pakistan

Babür hükümdarı Bahadır Şah’ın bayram alayını tasvir eden resim

Sultan Mahmud, fethettiği her yerde mescidler, camiler yaptırıyor, insanlara dinlerini öğretmek için âlimler gönderiyordu. Devrin tarihçisi Utbî, onun İslâm’ı yaymak hususunda gösterdiği gayretin akislerinin, Mısır’a kadar ulaştığını nakleder. Diğer taraftan Gazneli Mahmud’un, on ikinci seferinden döndüğünde Gazne Camii’ni genişletip büyük bir külliye hâline getirmesi, seferlerden elde ettiği ganimetleri yine dinin ihyası için kullandığına güzel bir misaldir.

Gazneli Mahmud dindar, âlimlere karşı saygılı, adalet ve insafın timsali bir sultandı. Onun Hint seferleriyle kuzeydeki Pencap bölgesine, özellikle de bugün Pakistan’ın en önemli tarihî şehirlerinden biri olan Lahor’a, Orta Asya ve İran’dan gelen pek çok Ehl-i Sünnet âlim, mutasavvıf ve sanat erbabı yerleşmişti. Böylece Hindistan’da asırlarca sürecek Türk-İslâm hâkimiyetinin temelleri atılmış ve sonraki fetihler için sağlam bir zemin hazırlanmış oluyordu.

Kölelerin Kurduğu Devlet

Gaznelilerden sonra Hindistan fetihlerini, Gurlular devam ettirmişti. Bu fetihlerde rolü büyük olan Melik Aybeg, Türkistanlı bir köle iken Gurlu sarayına girip meziyetleriyle öne çıktı ve Delhi dâhil pek çok Hint şehrini fethetti. 1206’da, Gurlu sultanı Muizzüddin ölünce Lahor’da bağımsızlığını ilân edip kurduğu devlet, üç asır boyunca Hindistan’a hükmedecek olan Delhi Türk Sultanlığı’ydı. Lahor’da, Anarkalı Çarşı’daki türbesinde medfun Kutbüddin Aybeg’den sonra tahta geçen damadı Şemseddin İltutmuş, devletin gerçek kurucusu kabul edilir.

Hindistan’ın hemen hemen tamamını ilk kez fetheden ve bölgeyi Moğol istilasından koruyan Delhi Sultanlığı, bir yüzyıl kadar kölemen (memlûk) sultanlar, müteakip iki asırda da Halacî, Tuğluk, Seyyid ve Ludî hanedanlıkları tarafından idare olunmuştu. Bu zaman zarfında Hindistan’ın âdeta çehresi değişmiş, İslâm mimarîsiyle inşa edilen eserler şehirlere ruh verirken, Moğol istilasından kaçıp gelen âlimler, bölgede ilim ve kültür hayatını zenginleştirmişlerdi. Sultanlığın aslî unsurunu oluşturan Müslüman Türkler, Sünnîliğe sıkı sıkıya bağlıydılar. Bugün Pakistan’ın resmî dili olan ve “ordu dili” de denilen Urduca da yine, Delhi Sultanlığı’nın mirasıdır.

Bilinen en eski vesikalara göre Hint coğrafyasının Osmanlılarla irtibatı, Delhi Sultanlığı’ndan ayrılan Behmenî Sultanlığı eliyle başlamıştır. İstanbul’un fethinin bütün İslâm dünyasında uyandırdığı akisten sonra Behmenî sultanları ile Fatih Sultan Mehmed ve oğlu Sultan İkinci Bayezid arasındaki mektuplaşmalar ve gidip-gelen elçiler, ilk diplomatik münasebetler olarak kayıtlara geçmiştir. Behmenî veziri Mahmud Gavan’ın, mektuplarını topladığı eserinde yer verdiği, Osmanlı sultanlarına gönderilmiş mektuplarda, Osmanlı sultanına “halife” diye hitap edilmesi manidardır. 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle bu unvan, o tarihten itibaren Hindistan Müslümanlarının Osmanlı’yla münasebetlerinde mihenk taşı olacaktır.

Aynı tarihlerde, Hindistan’da faaliyetlerine devam eden ortak düşman Portekizlilerin Yavuz Sultan Selim tarafından Kızıldeniz’den uzaklaştırılması, Osmanlı sultanının itibarını ve Güney Hindistan’daki Müslüman idareciler nezdindeki nüfuzunu arttırmıştı. Nitekim ismi bütün İslâm dünyasında hürmetle anılan Yavuz Sultan Selim, Portekizlileri Hint kıyılarından da uzaklaştırmak için elli gemilik bir donanmayla yardıma hazır olduğunu, Gucerat hâkimi Muzaffer Şah’a bildirmişti.

Sultanın vefatıyla bu teşebbüs gerçekleşmese de hac yolunun güvenliği için kendisinden yardım isteyen bölge Müslümanlarına yardım elini uzatan Osmanlı padişahı, Kanuni Sultan Süleyman oldu. Piri Reis ve Seydi Ali Reis gibi meşhur kaptanların idaresindeki Osmanlı donanması Umman Denizi’nde, Portekizlilere karşı birtakım başarılar elde etti.

Hindistan, Osmanlı’yı Sever

Günümüz Pakistan’ı, bölgeye damgasını vurmuş bir başka Müslüman Türk devleti Babürlülerin izleriyle doludur. Devletin kurucusu Muhammed Zahîrüddin Babür, Timur’un torunlarındandı. Babasından miras Fergana sultanlığı sırasında önce Kabil ve Semerkand’a hâkim oldu. 1519’daki seferiyle de Hindistan’da Pencap bölgesinin bir kısmını ele geçirdi. Babür, Osmanlı savaş nizamını ve silah ustalarını kullanan ordusuyla kısa süre içinde Bengal’e kadarki sahayı fethederek, Hindistan’da Babürlüler devrini başlatmıştı.

pakistan

Babür hükümdarı Hümayun Şah’ı tasvir eden resim

Hint Kaptanı tayin edilen Seydi Ali Reis’in Portekiz donanmasıyla giriştiği bir mücadele sonrasında şiddetli fırtına sebebiyle Hint kıyılarına sürüklenmesi, Babürlüler ve Osmanlılar arasındaki ilk ciddi irtibatın vesilesi olmuştur (1556). Karaya çıkan Ali Reis önce Gucerat hâkimiyle, sonra da Babür sultanı Hümayun’la görüşmüş ve ondan, bir Osmanlı elçisi gibi muamele görmüştü. İstanbul’a döndükten sonra kaleme aldığı Mir’âtü’l-Memâlik isimli eserinde yazdığına göre Hümayun Şah
kendisine, “Hindistan mı yoksa Vilayet-i Rum mu daha büyük?” diye sorar. O da bu soruya, Hindistan’ın, yedi iklime hükmeden Osmanlı sultanının mülkünün yanında onda bir kadar bile olmadığı, hatta seyyahların verdiği bilgilere göre Çin’de bile hutbelerde Osmanlı padişahının adının zikredildiği cevabını verir. Buna mukabil Hümayun, gayet mütevazı bir şekilde, “Hakikaten yeryüzünde padişahlık namı devletlü hüdavendigârın hakkıdır, başkasının değil!” diyerek Osmanlı sultanına dua eder.

pakistan

Seydi Ali Reis’in Portekizlerle yaptığı mücadeleyi tasvir eden tablo

Seydi Ali Reis’in Hümayun’la münasebeti bununla sınırlı kalmamıştı. Hümayun Şah ondan, adamlarıyla beraber kendi hizmetine girmesini istiyordu. Bu hizmetinin karşılığında Hümayun Şah’ın vermeyi vaat ettiği şeyleri kabul etmeyen Seydi Ali Reis oradan ayrılacağı sırada Hümayun Şah bir kaza sonucu vefat etti. Seydi Ali Reis’in tavsiyesiyle, Osmanlılarda olduğu gibi Hümayun’un vefatı, yeni sultan tahta geçinceye kadar gizlenmişti.

Bir başka Babür sultanı Cihangir, Safevilere karşı Osmanlılar ve Özbeklerle bir Sünnî ittifakı planlamış ve bu maksatla Sultan Dördüncü Murad’a (1623-1640) bir mektup yazmıştı. Onun vefatıyla tahta geçen Şah Cihan, Dördüncü Murad Han’a yeni bir mektup göndererek aynı teklifi tekrarladı. Bu mektubunda Şah Cihan, Osmanlı sultanı için “Müslüman sultanların hanı, hilafet makamı için Allah tarafından seçilmiş ve Müslüman devletler arasında birliğin tesis edicisi” ifadelerini
kullanmıştı. Hindistan’dan gelen elçilik heyetlerine karşı Osmanlılar da önce Arslan Ağa, sonra Seyyid Muhiddin adındaki elçilerini kıymetli hediyelerle Hindistan’a göndermişlerdi.

Babürlü ve Osmanlı sultanlarının irtibatları, takip eden yıllarda da devam etti. Bu münasebetler belki daha çok diplomatik seviyede kaldı ve karşılıklı gönderilen hediyeler ve elçiler vasıtasıyla iletilen iyi niyet dileklerinden öteye gidemedi. Ancak beri tarafta, Hindistan Müslümanlarının kalplerinde çoktan Osmanlı ve halife sevgisi yerleşmiş, Hicaz’a gelip giden Hintli Müslümanlar sayesinde bu sevgi giderek artmıştı. Aynı tesirin Osmanlı coğrafyasındaki aksi ise Şeyh Ahmed Serhendî
(İmam-ı Rabbanî) hazretleri, Abdülhakim Siyelkûtî, Yusuf Herevî ve Şihabüddin Ahmed gibi zatların Osmanlılar arasında tanınıp eserlerinin medreselerde okutulması, İstanbul’da ve Kudüs’te Hindîler Tekkesi kurulması şeklinde olmuştur. Hususiyle Fatih Sultan Mehmed Han tarafından kurulan Aksaray-Horhor Hindîler Tekkesi, Nakşîliğin İstanbul’daki en eski merkezlerindendir.

Ertuğrul Heyecanı
İade-i ziyaret maksadıyla Japonya’ya giderken yol üzerindeki Müslüman limanlarına da uğrayan Ertuğrul fırkateyni, 20 Ekim 1889 günü Bombay limanına girmişti. Lahor, Multan, Delhi gibi uzak şehirlerden bin bir meşakkatle gelen binlerce Müslüman, halifeden selam getirmiş fırkateyni ziyaret için sabırsızlanıyordu. Nihayet izin verildi! Güverteyi dolduranlardan kimi, en samimî hislerle Osmanlı bayrağını öpüyor, kimi namaz kılıyordu. Hepsinin gözleri yaşlıydı. Bazen izdiham sebebiyle ziyaretler durdurulunca insanlar, önce elleriyle uzakları işaret ediyor, sonra da üst-baş ve ayaklarındaki tozları göstererek, çok uzak mesafelerden meşakkatle geldiklerini anlatmaya çalışıyorlardı. Mürettebatın Cuma namazı için karaya çıkması ise apayrı bir heyecana vesile olmuştu. Bombay’da kaldığı bir hafta müddetince Ertuğrul’u, 150 bin Müslüman ziyaret etti.

Beyaz(!) Adamlar…

Portekizliler, Hindistan’a ilk defa ulaşan Batılı milletti ve 1500’lerden itibaren burada koloniler kurup ticaret yapmaya başlamışlardı. Diğer taraftan, asıl amaçlarından olan misyonerliği de ellerinden bırakmıyorlardı. Onları, yine aynı maksatlarla bölgeye gelen Hollandalılar, Fransızlar ve İngilizler takip etti. Bu sonuncusu, bölgeyi sömürgesi hâline getirerek 20. asrın ortasına kadar bizzat orada bulunacak ve Müslümanlara büyük sıkıntılar yaşatacaktır.

Daha 1612’de Babürlülerin izniyle Surat’ta ticarî bir üs kuran ve daha sonra başka noktalara yayılan İngilizler, yüzyılın ikinci yarısından itibaren, buraları askerî bir üs gibi kullanmaya başladı. 1750’lere gelindiğinde İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, en büyük rakibi Fransızları saf dışı bırakmış ve bölgede sözü dinlenir, silahlı bir siyasî güç hâline gelmişti.

pakistan

Hint kıtasını uzun yıllar sömüren İngilizlerin bölgedeki yöneticilerinden biri ve etrafında ona hizmet eden yerli halk

1650-1750 yılları arasında; sömürgecilerin faaliyetleri, iç isyanlar, taht mücadeleleri ve Hint racalarının saldırıları sebebiyle zaten merkezî hükümeti dağılmış ve topraklarının bir kısmını kaybetmiş olan Babürlüler için yolun sonu şimdiden gözükmüş gibiydi. Nitekim 1760’tan sonra Babür sultanı Celaleddin Şah Âlem, İngiliz himayesini kabul etti ve ülkede ilk defa İngiliz bir vali göreve başladı. 1772’de Bengal valisi tayin edilen kişi de bir İngiliz’di. Hükümdar ise, İngilizlerden maaş alan bir memur hüviyetine bürünmüştü.

1800-1850 yılları arasında Babürlüler, tamamen İngiliz gölgesinde varlıklarını sürdürür hâle geldiler. Meysur Sultanlığı gibi İngiliz karşıtı küçük devletlere ise zaten yaşama hakkı tanınmamıştı! 1836’da bölgedeki resmî dilin de İngilizce yapılması ve artan misyonerlik faaliyetleri, Müslüman halkın din ve kültürüne alenî müdahale manasını taşıyordu. Üstüne üstlük Hindular, İngilizlerin bu yayılmacı politikalarından son derece memnunlardı.

1766 yılında İngilizler, Babür Hükümdarı Şah Âlem ile Allahabat Antlaşması’nı imzalayarak, Hindistan’daki iktisadî hâkimiyeti ele geçirmişlerdi

Din İstismarı
Birinci Dünya Savaşı sırasında sömürgeleri altındaki Müslümanların topyekûn ayaklanmasından endişe eden İngilizler, Hindistan’da bir bildiri yayınlayarak Mukaddes Topraklar’a saldırılmayacağını taahhüt etmişlerdi. Konuyla alakalı İngiliz taraftarı mahallî idareler ve Müslüman görünümlü kuruluşlar, kendilerine verilen propaganda vazifelerini zaten yapıyorlardı. Üstelik bir kısım ulema da İslâmiyet’in barış dini olduğu, bu savaşın cihad değil siyasî bir mücadele olduğu yönündeki açıklamalarla Müslümanların zihinlerini karıştırıyordu. Diğer taraftan Hindistan Savunma Kanunu, Osmanlı/İslâm lehine ve İngiltere aleyhine olabilecek her şeyi yasaklıyordu…

İstiklâl İsyanı

pakistan

1857 ayaklanmasını bastırmaya çalışan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne bağlı askerler

Hindistan Müslümanlarının İngilizlere karşı giriştiği en büyük mücadele, 1857’de yaşandı. Bengal ordusundaki sipahilerin ayaklanmasıyla başlayan hareket kısa sürede tüm Hindistan’a yayılmış ve İngilizlere karşı bir bağımsızlık mücadelesi şeklini almıştı. Fakat İngilizler, iyi teçhizatlı ve düzenli askerleriyle isyanı çok kanlı bir şekilde bastırdı. Yaşanan hadiselerin bütün sorumluluğu Müslümanlara yüklendi. Binlercesi ya öldürüldü yahut sürgün edildi. Ağustos 1858’de de Hindistan, doğrudan Londra’ya bağlandı! Böylece resmiyette de İslâm idaresi yerine Hıristiyan idaresinin başladığı Hint toprakları, Britanya İmparatorluğu’nun sömürgesi hâline gelmiş oluyordu. Bu tarihten sonra iyice hissedilen İngiliz baskısı sebebiyle Müslümanlar her cihetten mahrum ve zayıf düştüler. Her türlü zorluk bir tarafa, özellikle zorla Hıristiyanlaştırma haberleri, en çok moral bozan şeydi.

pakistan

Sömürgeci İngilizler’in 1862 yılında Hindistan’da bastıkları para. Paranın bir yüzünde Kraliçe Victorya’nın tasviri bulunuyor

Bütün bunlara rağmen Osmanlı hilafetine sadıkâne bağlılığı devam eden Hindistan Müslümanları için Sultan İkinci Abdülhamid, âdeta bir kurtarıcı olarak tahta geçmişti. Artık Osmanlı-İngiliz ittifakı da söz konusu olmadığından Osmanlı’yla alâkalı her hususta Hint Müslümanları taraftarlıklarını hissettiriyor, ellerinden geldiğince İngiliz Sömürge Hükümeti üzerinde baskı kurmaya çalışıyorlardı. Ancak, babaları gibi gördükleri Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, onlar için büyük darbe olmuştu. Hâlbuki bu mazlum insanlar, Osmanlı’nın ihtiyaç duyduğu her anda, varlarını yoklarını feda edercesine yardımda bulunmayı ibadet sayıyorlardı. Nitekim Hicaz Demiryolu’na yaptıkları yardımlar, herkesi hayrette bırakmıştı.

Balkan Savaşı yıllarında Osmanlı’ya yardım için gelen Hindistan heyeti

Onlar, her şeye rağmen Trablusgarb ve Balkan Savaşları sırasında yardım toplamaktan geri kalmadılar. Verecek hiçbir şeyi olmayan Peşaverli 20 yaşındaki Gulam Muhammed ile 21 yaşındaki Gulamüddin, elde edilecek meblağ Osmanlı’ya bağışlanmak şartıyla kendilerini Allah rızası için satışa çıkarmışlardı. Bu suretle onları satın alacak şahsın ömür boyu kölesi olmayı kabul ediyorlardı. Yine Peşaver’de, Osmanlı’ya yardım maksadıyla elindeki her şeyi teslim eden insanlar arasında fakir bir kadın dört aylık bebeğini getirip, “Allah rızası için yok mu şu bebeğimi satın alacak bir şahıs, bedelini Osmanlı’ya göndereceğim!” demişti. Hadiseyi gözyaşlarıyla seyreden Peşaverli bir zengin açık artırmayla yapılan satışta en yüksek bedeli vermiş, sonra da bebeği annesine iade ederek çocuğun tüm eğitim masraflarını karşılama sözü vermişti. Bu sırada bir başka hanede, evdeki son un çuvalını niçin verdiğini soran oğluna annesi: “Oğlum, biz ölürsek biz ölürüz; Osmanlı ölürse İslâm ölür!” diyordu…

Hindistan Hilal-i Ahmer Cemiyeti mensuplarından oluşan bir heyet, bu yardımları Osmanlı’ya ulaştırma vazifesini üstlenmiş, heyettekiler Osmanlı askerlerine yardım niyetiyle ve belki de geri dönemeyeceklerinin idrakiyle yola çıkmışlardı. Heyetin başkanlığını ise Hindistan’ın önde gelen Müslüman ailelerinden ve Ebû Eyyûbe’l-Ensârî Hazretlerinin torunlarından Dr. Ahmed Muhtar Ensarî gönüllü olarak kabul etmişti. Üstelik yolculuk masrafları da kendilerine aitti.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere’nin, Osmanlı karşısında yer almasıyla Hindistanlı Müslümanlar, İngilizlere karşı açıkça cephe aldı. Bu sebepten, halkı teşkilatlandıracak Müslüman aydınlar İngilizler tarafından ya hapse atılmış yahut sürgün edilmişti. Gazete ve mecmuaların çıkmasına da müsaade edilmiyordu.

Savaş bitince Hintli Müslümanlar bu sefer, verdikleri sözleri tutmayan İngilizlere karşı Avrupa’ya heyetler göndererek ve komiteler kurarak Osmanlı’nın haklarını savunmaya başladılar. Kurtuluş Savaşı yıllarında, malî yardımlar bir tarafa, bu defa yollara düşüp Afganistan üzerinden Türkiye’ye geldiler ve gönüllü olarak savaştılar. Pakistan’da bizleri evinde kabul eden 90’lık delikanlı Seyyid Haydar Ali Bey’in babası Seyyid Hayat Şah da bu gönüllüler arasındaymış. Arkada bıraktıklarını, hiç düşünmeden Allah’a emanet edip yollara düşmüş, yalın ayak. Ancak şansı yaver gitmeyince Afganistan’dan öteye geçemeyip geri dönmüş; yangına ağzıyla su taşıyan karınca misali…

Savaştan sonra, hiç bitmeyen bir kararlılıkla İngilizleri protesto eden ve ülkelerinde serbestçe dinlerini yaşayamayacaklarını düşünen altmış binden fazla Müslüman, Türkiye ve Afganistan’a iltica etmek için çıktıkları yollarda hayatlarından oldu. Zamanla, Pakistan Müslümanlarının gönüllerindeki umut ışığı, yerini karanlıklara bıraktı ve geçmişi sıkı sıkıya birbiriyle bağlantılı iki ülke arasındaki irtibat yavaş yavaş zayıfladı.

Kapıları Kilitleyenler
“Sömürgeciliğin anahtarı olarak ırkî ve mezhebî ayrılıkları körüklemeyi prensip edinen İngiltere, birleşik ve güçlü bir Hindistan yerine, birbirine artık hep hasım olmaları yolunda elinden geleni yapacağı iki devlet kurulması yolunda Cinnah’a destek vermiştir. Müslüman Hindistan’ın Pakistan adıyla ve biri Hind kıtasının doğusunda (bu topraklar üzerinde daha sonra Bangladeş kurulacaktır), diğeri de batısında olmak üzere, aralarında 1700 km Hindistan toprağı bulunacak şekilde kurulan -sorunlu temelli- bir ülkeyle bölünüşü de böylece Hindistan’daki sömürücü güçlerin siyasetlerinin doğal bir sonucuydu denilebilir.” (İslâm Ülkeleri Ansiklopedisi’nden naklen: Pakistan Dosyası, s.205)

Yeni Her Zaman İyi midir?

Hindistan’da Brahmanist, Budist, Sih gibi pek çok farklı din mensupları varken, 1857 kıyamında İngilizlere karşı duranlar ve sonra da ağır bir bedel ödeyenler, Müslümanlardı. Özellikle bu tarihten sonra iyice sindirilmeleri, resmî eğitim dilinin değiştirilmesi ve en önemlisi de bu şartlar altında dinlerini muhafaza edememe korkusu, İslâm ahalisini fazlasıyla rahatsız ediyordu. Bu yüzden Müslümanlar 1906’da, haklarını koruma, İngilizler ve Hindularla ilişkileri iyileştirme gibi gayelerle, Tüm Hindistan Müslümanları Birliği’ni (Muslim League) kurmuşlardı. Birlik, 1940’a kadar Hindistan’ı bölmeden, topyekûn barış içinde yaşamanın yollarını arayacaktı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar, tutulmayan vaatler ve Müslümanlara karşı artan Hindu saldırganlığı gibi sebeplerle artık müstakil bir devletin gerekliliği daha çok dillendirilir olmuştu. İşte böyle bir havada Pakistan ismi, ilk defa 1933’te bir teklif olarak zikredildi. Buna göre Pencap, Afganistan, Keşmir, Sind ve Belucistan eyaletleri İslâmî bir federasyon olarak ayrılabilirdi. İlk 4 eyaletin baş harfleri ve Belucistan’ın son hecesi, aynı zamanda Pakistan kelimesini meydana getiriyordu.

İbretlik Bakış Açısı

pakistan

Sömürgeci İngilizlere karşı uzun yıllar mücadele eden, Osmanlı dostu Hacı Sahib Turangzaî

Pakistan ve Afganistan sınırında, Peşaver ve Celalabad’ın arasında kalan, Peştunların yaşadığı bölgeye Kabileler Sahası deniliyor. Vaktiyle buradaki Çarsada şehrinin Turangzai kasabasından Sadat ailesine mensup bir Peştun; Fazıl Vahid, İngilizleri çok uğraştırmıştı. Daha çok Hacı Sahib Turangzaî olarak bilinen bu şahsa İngilizler, kendisiyle bir meselelerinin olmadığını, niçin onlarla harp ettiğini sorarlar. Ve ondan, şu tarihî cevabı alırlar: “Siz Osmanlı’ya karşı savaşıyorsunuz. Eğer ben sizi oyalamazsam, buradaki kuvvetlerinizi de Osmanlılara karşı gönderirsiniz ve onları daha da zor durumda bırakırsınız. Sizinle bu yüzden savaşıyorum!”

Her şeye rağmen yine de beraber yaşayabilmenin yollarının arandığı ve çok çeşitli tekliflerin sunulduğu bir zamanda Lahor’da toplanan Müslümanlar Birliği, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde bağımsız bir İslâm ülkesi kurulması kararını aldı (Mayıs 1940). İşin nihayetinde, İngilizlerin de bütün sürece hâkim olduğu bir vasatta Hindistan toprakları 1947’nin Ağustos’unda iki ayrı devlete bölündü. Fakat garabete bakın ki bu iki devletten biri olan Pakistan, aralarında 1700 kilometre boyunca Hindu topraklarının uzandığı iki ayrı bölgede kurulmuştu! (Doğudaki parça, daha sonra Bangladeş olarak ayrılacaktır.) Bu da demek oluyordu ki devlet, kuruluşu sırasında bile çok büyük problemlere gebeydi.

“Onlar (İngilizler) Hindistan’da öyle bir sınıf meydana getirdiler ki, bu sınıfı oluşturan insanların damarlarından akan kan Hintli kanıydı. Ama zekâları, inançları ve davranışlarıyla İngilizlerden farksız görünüyorlardı.” (Pakistanlı yazar M.A. CHOUDRY, Pakistan’ın Doğuşu)

Hâlâ patlamaya hazır bir bomba olan Keşmir, bu problemlerin en büyüklerindendir. Hindistan hükümeti, daha 1946 yılında Keşmir’in bir Hint racası tarafından İngilizlerden satın alındığı iddiasıyla bu toprakları sahiplenmişti. Hâlbuki alınan karara göre, %77’lik Müslüman nüfusuyla Keşmir’in İslâm devleti sınırları içinde kalması gerekiyordu. Fakat bu kadar değerli bir bölgeyi terk etmeye niyeti olmayan Hindistan hükümeti ve İngilizler, Keşmir’in Pakistan’a katılmasını engelleyeceklerdi. Bu durum, Keşmir’de baskı ve zulüm altındaki Müslümanlara yardım etmek isteyen Pakistan ile Hindistan’ın, kurulmalarından birkaç ay sonra savaşa tutuşmalarına sebep olmuştu.

Nehirler Kan Akmıştı
1947 Ekim’ine ait London Times gazetesinde, Hindistan-Pakistan sınırında 237 bin kişinin katledildiği haberi yer almıştı! Kalküta’da çıkan Stadmans gazetesindeki J. Stevens imzalı bir haberdeyse, Pencap bölgesinde 500 bin Müslüman’dan 200 bininin tamamen öldürüldüğü, bazılarının da hastalık vb. sebeplerle öldüğü, çok az bir kısmının Pakistan’a geçebildiği yazıyordu. Bizleri evinde misafir eden Çiştî ailesinin büyüğü, 95 yaşındaki Prof. Dr. Muhtar Ahmed Çiştî Bey’in, ayrılma sırasında yaşananları anlatırken büyük bir üzüntüyle başını iki yana sallayıp nehirlerden su yerine kan aktığını söylemesi, hadiselerin vahametini anlamak için yeterliydi…

Hindistan Müslümanlarının Osmanlı’ya bağlılıkları, devletin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı’yla beraber savaşmak için gönüllü birlikler oluşturulmuştu

Diğer taraftan, Hindistan’ın çeşitli bölgelerinden yeni kurulan İslâm devletine gelmek isteyen Müslümanlar, yollarda çok büyük sıkıntılar çekiyorlardı. Can güvenliği olmayan dokuz milyona yakın Müslümanın yüz binlercesi, Pakistan’a gelmek için çıktıkları göç yollarında katledilmişlerdi. Çekilen bütün sıkıntıların ardından bağımsızlıklarını kazanınca her şeyin hallolacağını düşünen Müslümanların kısa süre sonra karşı karşıya kaldıkları acı gerçekse, ülkede sömürge etkisinin hâlâ devam etmesiydi…

Günümüz Pakistan’ının buraya kadar olan ve bu tarihten sonra yaşanacak bütün siyasî gelişmelerini bir tarafa bırakıp şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Pakistanlılar, ortak tarihten ve müşterek manevî değerlerden gelen bir muhabbetle Türkiye’yi çok seviyorlar. Kılcal damarlarınıza kadar hissedeceğiniz bu sevgiyi ve hatta saygıyı, orada tanıştığımız Üveys, İhtişam, Ferman, Vakkas ve daha nicesinin gözünde görmüş olan bizler, buna şahitlik ettik.

Şunu da eklemeden geçmeyelim: Sizi durdurup, “Türkiye’den mi geliyorsunuz?” diye soran, “Evet…” cevabını alınca da yüzüne tebessüm yerleşen bir Pakistanlı, buraya kadar anlattığımız ortak geçmişi, bir çırpıda özetleyiverir…

Bizden haberdar olmak için web sitemizdeki blog bölümünü, youtube kanalımızı ve sosyal medya hesaplarımızı takip edebilirsiniz.