Bir Osmanlı Bürokratının Uzakdoğu Seyahati
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Bölümü’nde 4456 numarada kayıtlı olan bu seyahatname, “Aksâ-yı Şark’ta Bir Cevelân” adını taşımakta olup, Sultan İkinci Abdülhamid’e sunulmuştur. Seyahatnamenin yazarı, o yıllarda İstanbul’un Aksaray semtinde, Gurebâ Hüseyin Ağa Mahallesi’nde, Mehmet Efendi Sokağı 16 numaralı hanede oturan Hacı Mustafa bin Mustafa’dır.
Hacı Mustafa, bu seyahate çıkmadan önce İstanbul’da Seraskerlik’te tahkik memuru muavinliği yapmıştır. Bundan sonra da 1878’dc hac için Hicaz’a gitmiş, oradan da kendi tabiri ile “sırf gezmek maksadıyla Yemen vilâyetine uğramış”, burada o tarihte Yemen valisi bulunan Merhum Mustafa Asım Paşa tarafından “Mâviye” Kordon Gümrüğü müdüriyetine tayin edilmiştir. Yemen’de yaklaşık 15 yıl boyunca, sırası ile Ta’iz’de gümrük müdürlüğü, Ta’iz’in İbb kazasında aşar ihalesi memurluğu, Ta’iz’in Ka’tabe kazası kaymakamlığı, Ta’iz ve San’a şehirlerinin belediye başkanlığı gibi önemli vazifelerde bulunmuştu. Bu yıllarda Yemen, sık sık isyanlara sahne olan ve arka arkaya ıslahatların yapıldığı bir yer idi.
Bu arada İngilizler de gözünü Yemen’e dikmiş, özellikle Aden’i kontrol ettikten sonra San’a sancağında da hâkimiyet kurmak ve bu coğrafyada Osmanlı Devleti’ne karşı isyanlar başlatmak için kesif bir çalışma içine girmişlerdi. Hacı Mustafa Ta’iz Livası Mutasarrıf Vekili Ahmed Asım Paşa’nın emriyle 5 Temmuz 1880’dc, İngilizlerin bölgedeki faaliyetleri ile ilgili ayrıntılı bir de rapor hazırlamıştı.
Kendisinin verdiği bilgiye göre seyyahımız, Yemen vilâyetinde on beş sene kadar çalışmış ve 1893’tc Yemen’deki son memuriyeti olan Ka’tabe kaymakamlığında hizmet etmekte iken, Dâhiliye Nezareti tarafından, “en büyük şeref bildiği” vazifeden mahrum edilmişti. O da bunun üzerine Yemen’den ayrılarak; Hindistan, Çinhindi, Cahor, Cava, Çin ve Japonya gibi memleketleri gezmiş; oralarda gördüklerini bir yerlere yazarak, dönüşünde, “ismimin bekasına sebep olur” diye düşünerek Sultan İkinci Abdülhamid’e sunmuştu.
Aksaraylı Hacı Mustafa, 1894’te kaleme aldığı 180 sayfalık bu ilginç seyahatnamesinde, daha önce bizde yayınlanan seyahatnamelerden farklı olarak siyasî olaylara fazla yer vermemiş, daha çok gezdiği yerlerin yaşayışları, inançları, kültürleri ve de özellikle yetiştirilen ürünleri üzerinde durmuştur. Bilhassa gittiği yerlerdeki farklılıkları büyük bir vukûfiyetle ve çok küçük ayrıntılarla kaydetmesi, bu seyahatnameyi o dönemde yazılan diğer seyahatnamelerden farklı kılan en önemli nokta olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu seyahatname beş bölümden oluşmaktadır. Yazar ilk bölümde Yemen’i, ikinci bölümde Hindistan ve Çinhindi’ni, üçüncü bölümde Singapur ve Cahor’u, dördüncü bölümde Çin’i ve beşinci bölümde Japonya’yı anlatmaktadır.
Çinhindi bölümünde başta Cahor olmak üzere Seylan, Singapur ve Cava adaları birer birer anlatılmıştır. Bu seyahatleri esnasında müellifimiz, İstanbul ile çok yakın münasebetleri bulunan, devrin Cahor Sultanı Ebû Bekir Han’dan büyük ilgi ve yardım görmüştür. Seyyahımızın, gittiği her yerde, başta Hintli Hacı Abdü’l-Hüseyin ve onun arkadaşları ve temsilcileri olmak üzerc Müslüman tüccarlar tarafından çok büyük bir alâkaya mazhar olması dikkati çekmektedir.
Singapur’daki Cahor¹ Emirliği
Vapurumuz, 12 gün boyunca denizde dağlar gibi dalgalarla çarpıştıktan sonra salimen Filiklam adası iskelesine yanaşabildi. O esnada iskele önünden bir araba ile geçmekte olan iki sah1ş beni görünce arabayı durdurdular. Sonra inip yanıma geldiler. Bunlardan biri biraz Arapça bilmekte idi. İsmimi ve Türk olduğumu anlayınca memnuniyetini ifade ettikten sonra beni arabasına alıp evine götürdü. İsmimi soran zat, oranı eşrafından ve önde gelenlerinden olup yanındaki de damadı idi. Bunlardan birinin ismi Nureddin, diğerinin de Muhammed Gül idi. Bunların, tanımadıkları halde bana bu kadar ilgi göstermelerine mana veremediğimden sebebini sordum; şöyle cevap verdiler:
“Biz Türkleri canımız gibi severiz. Mademki siz de Türk’sünüz, sizi de sevmeye hakkımız vardır.”
Bu zatların hanesinde misafir olduğum müddet da pek çok hürmetlerini gördüm. Hz. Mevlâ ikisinden de razı olsun. Hakikaten beni çok memnun ettiler.
Filiklam, 13 mil genişliğinde, 17 mil uzunluğunda, havası ılıman bir adadır. Bu küçük adada bir dağ üzerinde güzel bir çağlayan mevcuttur. Filiklamlılar “Kilinki” denilen bir dili konuşurlar. Dilleri o kadar karışıktır ki içlerinde doğup büyümedikçe, bu dili öğrenmek mümkün olmaz. Filiklam halkından ticaretle uğraşanlar arasında Malayî diline aşina bazı adamlar da vardır.
Filiklam halkının bir kısmı Şafiî mezhebindendir, diğer kısmı da Mecusi’dir. Bunlar genelde ekmek, yağ ve tuz yemezler. Yedikleri şeyler pirinç, kuru balık, kırmızı biber ve meyvedir.
Müslüman erkekler uzun bir gömlek ile bir cübbe giyerler. Kadınlar ise tamamen tesettürlüdür. Mecusîlerde erkek olsun kadın olsun diz kapaklarının biraz aşağısından göbeklerine kadar bir peştamal tutunup üzerine bir kayış bağlayarak setr-i avret ederler.
Filiklam’da Mecusî kadınlarının parmaklarında altın ve gümüş yüzükler, kollarında ikişer altın bilezik, kulaklarında birçok küpe bulunur. Saçlarını tepelerine top bir halde sarıp üzerine tek taşlı iki iğne takarlar. Burunlarının bir tarafına kuş üzümü büyüklüğünde ve kuş üzümü salkımı şeklinde bir salkım inci asarlar. Ayaklarının baş ve serçe parmaklarına da birer gümüş halka takarlar. Bununla beraber o halkalara, ortada kalan üç parmağı örtmek için sekiz on kat ince gümüş zincir tuttururlar. Hâsılı Mecusî kadınlarının üzerlerinde en az bin-bin beş yüz liralık ziynet eşyası vardır.
Mecusilerin yatakları hasır, yorganları birer peştamaldan ibarettir. Filiklamlılar ticaretle meşgul olup hepsi de para canlısı olduklarından gayet zenginlerdir. Para üzerine para yığmak hırsı bunlarda fazlasıyla mevcuttur.
Filiklam’da meyve çok ise de bunlar Dersaâdet’teki meyvelere benzemez. Cahor’da çıkan meyvelerin aynısıdır. Filiklam’ın mahsulleri pirinç, narcil ve her türlü baharattır.
(¹ Cahor, bugün Johor ismini taşıyor ve Malezya sınırlan içinde yer alıyor. Burası Singapur’a bir köprü ile bağlı olup, kara geçişi vardır.)
Cahor Hâkimi Ebû Bekir Han’la tanışmam…
Filiklam’da 20 gün kaldım. Sonra İsr-i Cidde adlı süratli bir vapura bindim. Vapur, üç gün sonra Singapur’a yanaştı. Singapur, 23 mil genişliğinde, 27 mil uzunluğunda bir adadır. Karaya çıkmak üzere iken vapurun sahibi ve Cahor Hâkimi Ebû Bekir Han’ın yeğeni Seyyid Muhammed Sakkâf vapura geldi.
Kendisi güler yüzlü, hoş-sohbet ve cömert bir zat olduğundan bana pek çok iltifatlarda bulundu. Kendisine mahsus olan istimbota alarak evine götürdü. Saat 11.00’e kadar orada dinlendim. Ondan sonra beni, kendisine ait gayet geniş ve çok güzel olan bahçelerine götürdü. Bahçenin ortasında göz alıcı bir köşk var idi. O gece orada yattım. Ertesi gün birlikte ticaretgâhına gittik. Akşam olunca yine evine döndük.
Singapur’da bulunduğum günler, İngilizlerin at yarışları tertip ettikleri bir zamana rast gelmişti ve ahali at yarışlarını seyretmek üzere hazırlanıyordu. Yarışları izlemek üzere Cahor Hâkimi Ebû Bekir Han’ın Singapur’a geleceği haberi yayıldı. Bunun üzerine Singapur valisi, maiyetindeki askerler ile onu karşılamak üzere iskeleye gitti. Askerler saf halinde dizilip onun gelişini saat 4.00’e kadar beklediler. Nihayet, hâkimi getiren vapur iskeleye yanaştı. Vapurda bulunan bir bando marş çalarken Ebû Bekir Han da karaya çıktı, karşılayanlara karıştı. Sonra valinin ikametgâhına gitti. Karşılama merasimi icra edildikten sonra o gün Seyyid Muhammed Sakkâf ile valinin konağına gittik. Hâkime, gelişine çok sevindiğimizi ifade ettik.
O gün onun şerefine bir ziyafet verildi. Ziyafetten sonra Ebû Bekir Han ve vali koşu mahalline gittiler. Koşu yeri, insanlar ve hayvanlar ile dolu idi. Koşu bittiğinde Ebû Bekir Han doğruca yeğeninin konağına geldi. Seyyid Muhammed Sakkâf, o gün beni kendisine şaşaalı bir şekilde takdim etti. Hâkim de memnuniyetini ifade etti.
Ebû Bekir Han, o gece yeğeninin konağında kaldı. Ertesi gün beni de yanına aldı. Beraberce hanın hususi vapuruna bindik. Maiyetinde bir iki zat daha vardı. Birkaç saat yolculuktan sonra salimen Cahor’a ulaştık. Bu yolculuğumuz esnasında benimle uzun uzadıya sohbet ettiler.
İngiliz sömürgelerindeki at yarışları…
İngiltere memleketlerinde her 6 ayda bir, at yarışları yapılır. Müsabaka zamanı gelince atları üç kısma ayırırlar. Bunlardan birinci kısma ayrılan atları koşuya başlandığı gün, diğer atlan da gün aşın koştururlar.
İngiltere hükümeti; tebaasını, milletini, cins at beslemek sonra da onları koşturmak hususunda çok teşvik etmektedir. Bundaki maksat, İngiltere memleketinde iyi cins atların çoğalmasını temin etmektir.
İngilizler senede bir defa da Aden’de deve yarıştırırlar. Bunun sebebi ise Aden’de her türlü nakliyat deve ile yapıldığından, mevcut develerin çoğalmasını istemeleridir.
Cahor şehri ve ahalisi…
Ebû Bekir Han tahminen iki milyon civarında bir nüfusa hükmetmektedir. Memleketinde ticaret ve sanat ile uğraşan meslek erbabı 40 binden fazla Çinli vardır. Kendisi, ileride çıkması muhtemel hâdiselere karşı gafil avlanmamak için silâh altında haylice asker bulundurmaktadır. Serveti pek çoktur. Büyük-küçük pek çok tren ve vapurları vardır. Bunlarda kimsenin hakkı ve ortaklığı yoktur. Tamamı kendi malıdır. Hatta kendisine ait olan her şeyde ay ve yıldız alâmetleri mevcuttur. Bir şey onun mülkü olsun da bu alâmet bulunmasın, böyle bir şey düşünülemez.
Cahor şehrinin manzarası, suyu ve havası vasfedilemeyecek kadar güzeldir. İnsan bu şehre girince Allâhü Teâlâ, baharın olanca güzelliğini bir yere toplamış, güneşin en bereketli ışıklarını buraya saçmış zanneder. Dağlarında o kadar güzel çağlayanlar vardır ki insan bunları gördüğünde büyük bir sevinç ve huzura gark olur, ruhu safa bulur. Bu göz alıcı şehir âdeta daimî bir bahar içindedir. Çünkü şehrin içinde ve dışında bulunan ağaçların üstünde daima yeşil yeşil yapraklar, rengârenk çiçekler insana gülümser.
Arazisi fevkalâde verimlidir. Pirinç, ararot, sako tanesi, kahve, çay, çivit, narcil, füfel¹ ve şeker gibi şeylerle baharatın her türlüsü yetişmektedir. Dağlarında kendiliğinden öd ağacı, aselbent, tambol, hızaran, abanos gibi ağaçlar da çokça çıkar.
Bir de bu dağlarda fevkalâde göz alıcı rengârenk kuşların ve maskaralık yapan maymunların birçok türü yaşamakta olup ahali, bunları yakalayarak seyyahlara satmaktadır. Yine bu ormanlarda büyük bir yırtıcı kuş cinsi olup Cahorlular bunu yakalar ve eğiterek avda kullanırlar, ona bir köpeğin işini yaptırırlar.
Cahor halkının büyük kısmı Şafii, az bir kısmı da Hanefi mezhebindendir². Tabiatları, âdetleri kadar güzeldir. Gece gündüz Allah’a ibadet, Müslümanların halifesine dua ve hâkimlerine itaat ederler. Erkek olsun kadın olsun âdâb-ı muaşerete gayet dikkat edip birbirlerini incitmemeye itina ederler.
(¹ Füfel; küçük Hindistan cevizi şekil ve büyüklüğünde ise de meşe gibi serttir. Kullanılacağı zaman, bu işe mahsus bıçaklarla ince ince kıyılır. Tadı acımtırak ise de hazmı kolaydır. (Betel cevizi ve arek olarak da bilinir.)
(² Şu an için Hanefi hiç bulunmamaktadır, halkın tamamı Şafii’dir.)
Cahor’da dinî hayat…
Güzel mescitleri vardır. Ancak mescitlerin minareleri yoktur. Müezzinler beş vakit ezanı yerde okurlar. Okunan ezanı camiye uzak olan hanelerde işitemeyecekler için her cami avlusunda davul ve Ieğen bulundururlar. Bu davul veya leğenler, üzeri kiremit döşeli dört direk arasına zincir ile asılmıştır. Bunların büyük büyük tokmakları da vardır. Müezzinler ezanı bitirdikten sonra, ezanın okunduğunu ilân etmek için bu davul yahut Ieğene şiddetli şiddetli birkaç defa vururlar. Bu sesi işiten Müslümanlar da abdest alıp hangi camiye gideceklerse giderler¹.
Ahali, Cuma geceleri sabah namazı eda edilinceye kadar cami ve mescitlere toplanıp ibadet eder. Kendilerini uyku basanların uykularını dağıtmak için cemaatten birisi ara sıra çıkıp cami avlusundaki davul veya Ieğene birkaç tokmak vurup içeri girer, ibadetiyle meşgul olur. Sabah namazını imam ile eda ettikten sonra hepsi münasip bir yere çekilip vefat etmiş olan mümin erkek ve hatunların ruhları için İhlâs ve Fatiha okurlar. Ondan sonra herkes kabristana dağılıp akraba ve taallukâtının kabirlerini ziyaret eder. Ziyaret tamam olunca evlerine gidip hatunlarının hazırladıkları kahvaltıyı yiyip çayı içtikten sonra, abdest alıp yine ibadetgâhlara giderler. Camilerde ya Kur’ân-ı Kerim veya bir salâvat mecmuası olan Delâil-i Hayrat’ı okurlar. Okuyamayanlar, okuyanları dinlerler.
Cuma namazının ilk dört rekât sünneti kılındıktan sonra hatip efendi minbere çıkar, okuyacağı duaları okur, sultanların isimlerini sayarken ve onlara dua ederken cemaat, tazim için ayağa kalkar, hep birden âmin derler. Dua bittiğinde otururlar. Cuma namazı bittikten sonra herkes evine gider, ailesiyle âdeta bayramlaşır. Bunu da ifa ettikten sonra yemek yerler. Sonra küçükler büyüklerin ziyaretine giderler. İşte Cahorlular Cuma’nın gece ve gündüzünü böyle geçirirler.
Bir de Cahor halkı, esnaftan bir şey satın aldığı vakit, parasını verdikten sonra:
“Helal mi?” diye sorar. Satıcı:
“Evet.” cevabını vermezse aldıkları şeyi bırakıp başka bir satıcıya gider. Böyle, sattığı şeyin helal olduğunu söyleyen bir satıcı bulana kadar devam eder. Ne güzel âdet!
(¹ Bu âdet bugün hâlâ devam etmektedir.)
Cava adası ve kakule yağı…
Bendeniz bir gün Ebû Bekir Han’ın meclisinde bulunuyordum. Sohbet esnasında Cava memleketlerinden bazılarını gezmek arzusunda olduğumu söyledim. Kendisi beni, yakınlarından Ömer Efendi ile birlikte Cava’ya gönderdi. Ömer Efendi ile bir ay Cava’yı dolaştık. Bu müddet zarfında Suvariye, Sumatra, Batavya ve Pencer adlı memleketleri gezdik.
Cavalı’ların mezhepleri, âdetleri; Cahorluların mezhep ve âdetlerinin aynısı idi. Tetkik edilse, aralarında kıl kadar bile fark bulunmaz.
Memleketimizde kakule yağı adıyla kullanılan ve bilinen yağ, Cava adasının Umyun taraflarında çıkarılır ve diğer beldelere de buradan gönderilir. Sandal ağacı da burada yetişir. Şunu da itiraf etmeliyim ki bizim oralarda satılmakta olan kakule yağı sahtedir. Bu yağ, Umyun dağlarında bulunan, tadı ve kokusu kakuleye benzeyen “kipoti” denilen ağaçlardan çıkarılan bir tür yağdır. Bu yağ çıkarılacağı zaman adı geçen ağaçlardan lüzumu kadar çenterler. Sonra imbik vasıtasıyla yağını çıkarıp ucuza ve kipoti yağı adıyla, yerinde satarlar.
Gariptir ki yağın ismi, yerinde kipoti iken kanaldan bu tarafa geçirilince kakule yağı ismini alır. Bizde kakule yağı adıyla satılmakta olan yağın, hakiki olmadığı az bir mülâhaza ile anlaşılır. Çünkü Devlet-i Aliyye’de satıcılar kakulenin dirhemini 10 paradan 20 paraya kadar sattıkları halde kakule yağı ismini verdikleri sıvının dirhemini 30-40 paradan yukarı satmıyorlar. Hâlbuki bir dirhem kakule yağının kaç dirhem kakuleden çıkarıldığını ve çıkarılan yağın sonra kaç dirheme satılması gerekeceğini kimse düşünmüyor. Herkesin dilinde bir kakule yağıdır, dolaşıp duruyor. Ne alan biliyor ne satan. Ne büyük gaflet! Cava oldukça verimlidir.
Cahorlular ölünceye kadar ekmek ve tuz yemezler…
Cahorluların yiyeceklerine gelince; onlar doğumlarından öldükleri güne kadar ekmek ve tuz yemezler. Hatta yemeklerinin hiçbirine tuz koymazlar. Daimi olarak yedikleri şey tuzsuz ve yağsız pilavdır. Bir de bol bol tatlı yerler. Eğer yaptıkları tatlılara yağ koymaları gerekirse bizim yediğimiz yağlardan koymayıp orada çıkarılan narcil yağından koyarlar.
Çoğunlukla tavuk, et, balık, sebze gibi şeyler de yerler. Bunların içine en keskin kırmızı biberden oldukça fazla atarlar. Yemeklerinin tamamı memleketimizde en acı biberli yemek yiyen bir insanın yiyemeyeceği derecede biberle doludur. Yalnız pilav ile tatlıya biber koymazlar.
Tambol çiğnemek Cahorluların en eski âdetlerindendir. Tambol denilen şey kavak yaprağına benzer bir yapraktır. Bu yaprak Cahor’da çokça çıkar. Cahor halkı bu yapraktan lüzumu kadarını kullandıktan sonra geri kalanını Cava’dan, Çinhindi’nden ve Hindistan’dan gelen tacirlere satarlar. Bu sebeple bu mahsulden oldukça faydalanmaktadırlar.
Cahorluların evlerinde birer ufak çekmece bulunur. Bunlara tambol ve âletleri konulur. Çekmeceler açıldığında bir gözünde bir demet tambol görünür. Diğer gözünde de sarı tenekeden üç hokka göze çarpar. Bu hokkaların birinde söndürülmüş kireç kaymağı, diğerlerinde de kakule ve füfel bulundurulur.
Yemekten sonra tamboldan birer ikişer yaprak alırlar, üzerine parmaklarıyla bir miktar kireç kaymağı sürerler. Onun üzerine de kakule ile füfelden biraz koyarlar. Sonra dürüp, çiğnerler. Çıkan suyu yarım saat kadar yuttuktan sonra posasını atarlar. Tambol çiğnememenin faydası olduğu gibi zararı da vardır. Hatta zararı faydasından çoktur. Faydası, fevkalâde hazmettirici olmasıdır. Zararı ise kireç kaymağı çiğnendiği için sakız gibi beyaz olan dişleri genellikle simsiyah edip çürütmesidir.
Tambol başlıca Cahor, Cava ve Hindistan memleketlerinde kullanılmaktadır. Hele Hindistan dışındaki memleketlerde çok daha fazla kullanılır. Gariptir ki tambol çiğneye çiğneye ağızlarında dişleri kalmayanlar, tambolun lezzetini alabilmek için kireç ve kakuleyle beraber ağaç bir havanda dövüp ağızlarına atarlar. Bin zahmet ile çiğneyip suyunu yutarlar.
Cahor’da envai çeşit meyve yetişir…
Cahor’da çıkan meyvelere gelince; orada çıkan meyveler bizim memleketimizde bulunmaz. Orada gördüğüm meyvelerin isim ve şekilleri hatırımda ise de hepsini tarif ve tafsilâtıyla anlatmaya lüzum görmediğimden güzellerinden birkaçını beyan edeyim:
Duryan: İki çeşittir. Birinci çeşidinin kabuğu pıtrak gibi dikenlidir. Ağırlığı bir kıyyeden iki kıyyeye kadardır. Yenileceği zaman sapından tutulur, dilim dilim kesilir. İçi kaymak gibi beyaz ve yumuşaktır. Lakin çoğunun içi sarımtıraktır. Orada halkın en çok rağbet gösterdiği cinsi de budur. Çekirdekleri kuzu böbreği şekil ve büyüklüğündedir. Tadının hiçbir meyvede bulunma ihtimali yoktur. Aynı zamanda çok faydalıdır.
Bu meyveyi sık yiyenler, sabah akşam soğuk su dökünürler. Eğer dökünmezler ise vücutlarını şiddetli bir hararet basar ve parmak aralarını tatlı tatlı kaşındırır. Bu meyve vücudu semizleştirir. Duryan ilk çıktığı zaman tanesi bir İngiliz lirasına, çoğaldıkça 4-5 kuruşa satılır. Bu güzel ve faydalı meyvenin gerek tazesinin, gerek salamurasının uzak beldelere sevki ve gönderilmesi mümkün değildir. Ancak fidanları götürülebilir. Cahorlular bu meyveyi pilava karıştırıp yerler. Gariptir ki duryanı hiç yemeyen bir adama kokusu pek ağır gelir; fakat bir defa yenirse o ağır koku asla hissedilmez.
Duryanın ikinci cinsine gelince; bu meyve lezzet, şekil ve ağırlıkta birinci cins duryana asla benzemez. Bunun tadı evvelkinden aşağı ise de ağırlığı 4-5 kıyye kadardır. Büyümeğe başladığı zaman, koparmadan zembil içine koyup ağacına asarlar. Sözüne itimat ettiğim bir zata göre böyle ağaca asılması, kendisinin zahmetsizce gelişmesine sebep olurmuş. Bu yemiş her ne kadar faydalı ise de birinci cinsi kadar değildir.
Mangis: Büyük elma kadar olup rengi kırmızıdır. Yeneceği zaman kabuğu aşağıdan daire şeklinde kesilir. Kesilen şeyin içine bakılsa sarımsak gibi diş diş olduğu görülür. Tadı çok güzel olmakla beraber aynı zamanda çekirdeksizdir. Ağza alındığı vakit âdeta bir serinlik hissedilir. Bu da duryanın ikinci cinsi gibi ağza atılınca tereyağı gibi erir. Mangisin kabuğu da faydalıdır. Halk, faydasını bildiğinden kabuğunu atmaz ve kurutup saklar. Eğer hasta olurlarsa ondan bir miktar döverler. Sonra bir fincan su içine koyup içerler. Hastalıktan hemen şifa bulurlar. Çinliler, mangis kabuğunun hastalıklara faydalı olduğunu bildiklerinden çokça satın alıp memleketlerine götürürler.
Cembut: Bu meyve, kanarya sarısı rengindedir. Büyüklüğü ve şekli ferik elması kadardır. Tadı tatlı elmanın tadına yakındır. Fakat kokusu çok güzeldir; en güzel kokan sarı gül kokusuna benzer. (Şu anda bu isimde bir meyve bilinmiyor. Muhtemelen ismi değişen bu meyve, açıklamadan anlaşıldığına göre “duku” meyvesi olabilir)
Ananas: Bu meyve ağaç üzerinde yetişmez. Enginar fidanına benzeyen bir cins fidan üzerinde yetişir. Yapraklan dikenlidir. Taze iken uzak diyarlara götürülemez. Fakat teneke kutularla salamurası hep oradan gelmektedir. Bu salamuralar her ne kadar tatlı ise de tazesi kadar değildir. Salamura kutularında bir bardak kadar su çıkar. Bu sonradan konma değildir. Ananasın kendi suyudur. Ananasın sulanma sebebi kutuların sarsılarak gelmesidir.
Şu da hayret edilecek şeydir ki ananas taze iken soyulduktan sonra gevrek gibi kesilir. Kesilen parçalara dikkatle bakılırsa her birinde başka başka kafesler görülür. Japonya’ya gittiğimde çarşıyı gezerken bir dükkânda tahtadan yapılmış bazı kafesler gözüme ilişmişti. Dikkat ettim, ananasta gördüğüm kafeslere benziyordu. Merak ettim; “Bunların imalinde ananastan mı örnek alındı?” diye sahibine sordum, “Evet.” dediler. Hâsılı ananasın kafesleri çok acayip şekillerdedir.
Ambe (Mango): Bu meyvenin rengi sarıdır. Şekli bibere benzer. Ağırlığı yaklaşık 150 dirhemden yarım kıyyeye kadardır. Tadı kokusundan, kokusu tadından güzeldir. Ambe, Hindistan bahçelerinde de yetişir. Fakat bunlar Cahor’daki kadar büyük ve güzel olmaz. Her ne kadar Yemen’de de bulunur ise de buradakiler, Cahor’dakine benzemek şöyle dursun Hindistan’dakine bile benzemez. Yemen’de çıkan ambenin çekirdekleri büyük olmakla beraber yabanî olduğundan içi liftir. Yenilirken lifler insanın dişleri arasına girer. Bu üç yerde çıkan meyvenin tatları farklı olduğu gibi; kokularında da biraz farklılık vardır. Cahor’da daha önce arz ettiğim meyvelere benzer birçok cins meyve oldukça boldur.
“İnşaallah o vahşilere itaat altına alabilirsiniz.”
Şunu da ilâve edeyim ki; Singapur’da Cahor Hâkimi Ebû Bekir Han’ın idare ettiği memleket dışında pek çok memleket daha vardır. Fakat o memleketlerin halkı kötü ahlaklı ve vahşidirler. Ebû Bekir Han, oraları da kendi memleketine katmak düşüncesindedir. Lakin oraların kontrol ve idareleri pek zordur. Bu vahşilerin çok çirkin ve feci bir âdetleri vardır ki; sırası gelmişken onu da beyan edeyim:
Bir gün Ebû Bekir Han’ın meclisinde idim. Sohbet esnasında bana bir münasebetle:
“İtaatim altına almak istediğim vahşilerin çirkin âdetleri vardır. Bunların ailelerinden bir erkek yahut
kadın çok ihtiyarladığında, ailesi onu alıp birkaç senelik bir ağaç üzerine çıkarırlar. Hatta çıkarırken; ağaca sıkıca sarıl ki, düşmeyesin, derler. Sonra ailesi, ihtiyarı çıkardıkları ağacı dut sallar gibi sallarlar.
“Eğer ihtiyar düşerse ailesi sevine sevine onu öldürüp, yerler. Düşmezse bunun daha vakti gelmemiş, diyerek evlerine götürürler. Fakat onu ara sıra ağaca çıkarıp; ağaçtan düşecek kadar ihtiyarladı mı, ihtiyarlamadı mı, diye yoklarlar.” dedi. Han, sözünü bitirince gayr-i ihtiyarî gözümden birkaç damla yaş aktı. Sonra dedim ki:
“Hz. Mevlâ’nın yardımı sizinle olsun. İnşaallâh 0 kötü ahlaklı vahşileri itaatiniz altına alabilirsiniz.
Ebû Bekir Han, yüksek ve parlak fikirli, âlim, tedbirli, şecaatli ve güzel ahlâklı bir zattır. Hele misafirperverliği son derece güzeldir. Kendilerinin teklif ve ısrarı üzerine 12 ay kadar yanlarında bulundum, hakkımda son derece teveccühleri oldu. Bu müddet içinde de hem konuştuğu dili öğrendim, hem de müsaadeleri ile yeğeni Muhammed Sakkâf ile beraber idareleri altında bulunan ve henüz yeni idaresine geçen memleketlerin bazısını gezdim. Çin ve Japonya’ya gitmek istediğimde de bırakmadılar, beni hayat boyu maiyetlerinde bulundurmak istediler. Fakat arz ettiğim yerleri gezmenin en mühim maksadım olduğunu beyan edince de, mâni olmak istemediler, müsaade ettiler.
Bizden haberdar olmak için web sitemizdeki blog bölümünü, youtube kanalımızı ve sosyal medya hesaplarımızı takip edebilirsiniz.





